28 Haziran 2017 Çarşamba

İstanbul

Neyi sevdim ki ben de bilmiyorum. Bombalardan önceydi herhalde. Kentsel dönüşüm adı altında evlerimize, sokaklarımıza, insanlığımıza siyaset sokmalarından önce. Terör korkusuyla toplu taşımaya binmelerimizden, devasa inşaatlardan, 3. köprülerden, mülteci sorunlarından, seçim kampanyalarından, evsizlikten, kirlilikten, alt yapı sorunlarından önce.

Bize anlatılan, bizim de anlatacağımız bir şehir vardı. Yaz akşamları Beşiktaştan Ortaköy'e yürüyebildiğin. Üsküdar sokaklarında çay içebildiğin. Ezan sesiyle çan sesini arka arkaya duyabildiğin, üstelik bunu yadırgamadığın, yabancılamadığın. Bir şehir vardı sevilenin elini tuttuğun yerde tramvay seslerinin cafeleri doldurduğu. Her çeşit insanın aynı arnavut kaldırımları arşınladığı. Deniz kokusuyla, klasikleşen, romanlar doldurtan, romanlar okutan martı sesleriyle, çayı simitiyle, Eminönü tatlıcılarıyla, Sarıyer börekçileriyle, Yeniköy'de balık ekmeğiyle. Bir şehir vardı geçmiş zaman ekinin hüznünde kaybolan insanlarıyla. Üzerinde doğanlarıyla. Üzerinde ölenleriyle. Gülenleriyle, sevinenleriyle, ağlayanlarıyla, üzülenleriyle.

Neyi sevdim ki ben de bilmiyorum. Ama sevmişim ki ille de geri döneyim diyorum. Dilimi anlayan insanlarına döneyim. Aşure getiren teyzelerine. İkinci el kitapçılarına. Kahve kokusuna döneyim yağmurda sığındığım dükkanın. Nefes aldıran Maçka parkına döneyim. Okuluma döneyim. Öğrenci değil arkadaş, köle değil meslektaş yetiştiren hocalarıma döneyim. Omuzlarına baş koyduğum arkadaşlarıma, aynı geceyi sabah ettiğim dostlarıma döneyim.

Korkmadan. Çekinmeden. İnsanca. Dostça. Sevgiyle.

Nasıl sevdim ki ben de bilmiyorum. Alt tarafı bir ağustos akşamıydı. Kadıköy'den Karaköy'e giden bir vapura binmiştik.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder