26 Temmuz 2015 Pazar

görüşürüz

Önce Ömer'in uyanmasını bekledik. Her zamanki gibi bizi biraz uğraştırdı. -kendisi 5 yaşındaki birine göre fazla  havalı olduğu için geç saatte yatıp geç saatte kalkmayı sever- sonra hangi tshirtü giyip bunu hangi çorapla kombinleyeceğimize dair sonu olmayan bir tartışmaya girdik ve tabiki de o kazandı. Mağlubiyeti kabullenince ben, çantamı toplayıp, ikinci annem dediğim kadını(ablam) ve ikinci babam dediğim adamı(eniştem) tanımadığım bir mahalledeki tanımadığım bir apartman dairesinin kapısında beklemeye koyuldum. Buraya kadar her şey normal ve Eraslan ailesinde olması gerektiği gibiydi. Sonra nedendir bilinmez, birden hatırladım. -güne başlamak bu kadar sıradan olunca insan gün içerisindeki önemli olayları da bu sıradanlığa indirgeyebiliyor- Bu, uzun bir zaman zarfı için dördümüzün beraber arabaya binişinin sonuncusuydu. Boğazıma düğümlenen yumru, ben ve sırtımdaki 15 kiloluk çanta yavaş yavaş arabaya yürüdük. Benim arkamdan çekirdek aile geldi ve yola koyulduk. Nedense hala bu onları son görüşümmüş gibi hissetmiyordum. Radyoda Türk sanat musikisinden -tabiki de- bilmediğim bir parça çalıyordu. Ömer her 0-6 yaş grubu çocuğu gibi arabanın tıngır mıngırlığı karşısında yenik düştü ve uykuya daldı. Biz de eniştemle beni nerede bırakırsa şehri tavaf etmeden yolumu bulabileceğime dair ufak bir tartışmaya girdik. En sonunda Üsküdar-Ümraniye hattında rastgele bir durakta karar kıldık ve üzerinde Üsküdar'a gittiğine dair yeterince bilgiye sahip tabelaların asılı olduğu bir minibüsü takibe karar verdik. Daha doğrusu direksiyonu tuttuğu için bütün yetkiyi üzerinde barındıran eniştem karar verdi. Gözüne kestirdiği boş minibüsü sollayıp önüne geçti ve arabayı durağa yanaştırdı. Kapıyı açmadan önce dönüp arkama baksam mı bakmasam mı emin olamadım -bir takım vedalaşamama sorunsalları- Eniştem elini arkaya uzattı ve 'çak bir tane şampiyon' dedi. Sanırım tereddütümden veda konusunda sakat olduğum anlaşılmıştı. Elimi uzatıp beşliğine karşılık verdim ve güldüm. Arabadan inerken refleks olarak 'görüşürüz' demiştim ama içte bir yerlerde bunun uzun bir süre olamayacağını biliyordum.

Kendimi uzun uğraşlar sonucunda yakaladığımız minibüse attım. İçeride Zara'nın 'ağlama gözlerim mevlam kerimdir'i söylüyor olması bir tesadüftü ama nedense işi inada bindirip ağlayasım geldi. 'acım büyük' gözlüğümü takıp sahile varana kadar ağladım ve tabiki de değişen bir şey olmadı. Minibüsten inince en iyi bildiğim şeyi yaptım -sahilde oturma eylemi- Orada ne kadar oturdum bilmiyorum. Herhalde Üsküdar'ın artık evim olmadığını sindirene kadardır. Sonra şöyle bir saate göz iliştirdim. O an kalkmazsam ve karşımda duran vapura binmezsem derse geç kalacağımı hatırladım nasıl olduysa. İnsan acıdan kıvranırken bile böyle şeyleri hatırlayabiliyor. Daha yeni yüklediğim akbilin verdiği güvenle turnikeden geçtim. Bu, evim dediğim yakanın evim dediğim insanları barındırdığı son dakikalardı.

Vapurun üstüne çıkıp kendime bir yer bulunca cüzdanımı çantaya koymak istedim. Fermuarını açtığım yerden Ömer'in oyuncağı çıktı. Lastiğe dizilmiş renkli tahta küplerden oluşan adlandıramadığım saçma bir oyuncaktı. Bunu kaşla göz arasında ben mi ceplemiştim yoksa o mu çantama koymuştu hatırlayamadım. Hatırladığım tek şey onunla gitmek istediğimi söylediğimde 'o zaman oyuncak kolimi senin kucağına koyarız' diyişiydi. Artık uçağın yolcu koltuklarında oyuncak kolisi taşınmadığını öğrenmiştir ama ben de bu çocuğu nereye giderse gitsin takip edeceğimi öğrenmiştim. 'Demek ömer'in dünyasında değerimiz bir oyuncak kolisi kadar ancak ediyor' diye düşünüp gülmeye başladım. Ah be eşek sıpası! 8 saatlik zaman farkı uzağımdasın ve daha 3 günde seni özledim. Bu garip oyuncağı bıraktığın yeri unutursan öcü olup yatağının altından çıkarım.


Neyse işte. Giden gitti kalan kaldı ve olması gereken olması gerektiği gibi oldu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder